Alâeddin Yavaşça

Alâeddin Yavaşça

Alâeddin Yavaşça

 

1 Mart 1926 yılında Kilis’te doğan Yavaşça’nın annesi Enver Hanım, babası Hacı Cemil Efendi'dir.

Divan şairi Sezai Bey’in torunu Alâeddin Yavaşça’nın müzikle tanışıklığı 71 sene önceye dayanıyor.

“Kadim ve uyanık bir aileydi; fakat softa değillerdi.” diye tarif ettiği babası ve amcası,

çocuklarının eğitimine hayli hassasiyet göstermiş. Biri doktor diğeri avukat iki ağabeyi olan

Alâeddin Bey’in ablaları Saime ve Saliha hanımlar, evlerindeki kabul günlerinde misafirlerine

şarkı söylermiş. Çocukluğunda sabahları babasının okuduğu Kuran-ı Kerim sesiyle uyandığını

hatırlayan Yavaşça, ablalarından kalan notalar ve ailesinden devraldığı kültürle büyümüş..

 

 

 

 

İlk ve ortaokulu Kilis'te bitirmiş, lise birinci sınıfı Konya’da, ikinci ve üçüncü sınıfları da İstanbul

Erkek Lisesi'nde okumuştur. 1945 yılında Tıp Fakültesi imtihanını kazanmış, 1951 yılında mezun

olup, aynı yıl Kadın Hastalıkları ve Doğum ihtisası yapmaya başlamıştır. 1955 yılında mütehassıs

Hekim olduktan sonra, çeşitli hastanelerde Baş Asistan, Şef Yardımcısı, Klinik Şefliği yapmış,

son olarak da Haseki Hastanesi Başhekimliği'nden emekli olup, aktif tıp hayatını noktalamıştır.

 

 

 

 

İlk müzik çalışmasına ilkokul sıralarında Zeki Çelikalp' den Batı Müziği keman dersleri alarak

başlamış, notayı da bu yıllarda öğrenmiştir. Kendisinin Türk Musikisiyle ciddi anlamda tanışması,

İstanbul Erkek Lisesi'nde öğrenim gördüğü yıllara rastlar. Artaki Candan'dan aldığı kanun

dersleri ve lise edebiyat hocası Hakkı Süha Gezgin'in evindeki fasıllara hanende olarak katılması

musiki hayatına attığı en önemli adımlardır. Tıp Fakültesi yıllarında Üniversite Korosu

çalışmaları ve koronun solistliğini yapması, kendisine radyonun kapılarını da aralamıştır.

 

 

 

 

Yavaşça , Aksiyon Dergisi' nde o zamanki hatıralarını şöyle anlatıyor :

 

Liseyi okumak için İstanbul ' a geldim. O sıralar kanuna merak salmıştım. Artaki Candan’dan

kanun dersi almaya başladım. İstanbul Erkek Lisesi’ndeki hocam neyzen Hakkı Süha Gezgin

Musiki ile ilişkimi öğrenmiş. Bir gün dersten sonra çağırdı. Her salı ve cuma akşamı evinde

yapılan fasıllara davet etti. Kanun öğreneyim derken eski fasılların içine düştüm böylece.

Alanında en iyi hanende ve sazendeler katılırdı o fasıllara. Orada Süleyman Erguner’i tanıdım. O Sadettin Kaynak’la tanıştırdı. Daha 18 yaşındaydım. Zeki Arif Hoca 1951’de radyoda dinlemiş ve arkadaşlarından beni bulmalarını istemiş. Yıllarca meşk ettik hocayla. Sonra Münir Nurettin Selçuk’la, Doktor Suphi Ezgi ve Nuri Halil Poyraz’la tanıştık. Suphi Ezgi Beykoz’da oturuyordu. Her pazar Sultanahmet’ten oraya giderdim. Huysuz bir ihtiyardı ama beni severdi. Bazen kapıda karşılar, “Mizacım bozuk bugün, ders yapmayalım. Gel bir kahve iç git.” derdi.

 

1950 yılında radyo sanatçılığı imtihanını kazanıp, İstanbul Radyosu ailesine katılmıştır. 

26 Mart 1980'de Ayten Yavaşca ile hayatını birleştirmiş olan Alâeddin Yavaşça, Yüksek Öğretim

Kurulu tarafından 1990 yılında Müzik-Ses Eğitimi Ana Sanat Dalı Profesörlüğü’ne atanmış,

1991 yılında da Devlet Sanatçısı unvanı almış.

 

 

Türkiye Yazarlar Birliği 1993'de kendisini yılın Kültür Adamı seçmiş,

 

Yine 1993 yılında Gaziantep Üniversitesi’ nde "Fahri Doktorluk" unvanı vermiştir.

Milli Eğitim, Bakanlığı "Türk Musikisi Araştırma ve Değerlendirme Komisyonu", Kültür Bakanlığı

Türk Musikisi Kurulu ve Devlet Plânlama Teşkilatı "5. beş yıllık Türk Musikisi Eğitimi Komisyonu"

çalışmalarına da katılmıştır.

 

 

 

 Alâeddin Yavaşça. TRT Türk Sanat Müziği Repertuar Kurulu'ndaki görev yapmış.

1967 yılından bu yana çeşitli koroları yöneterek şeflik konusunda da hizmetlerine aralıksız

devam etmiştir.

 

 

 

1976 yılında kurulan ve eğitim vermeye başlayan Türk Müziği Devlet Konservatuarında öğretim

üyeliği ve Ses Bölümü Başkanlığı da yapmıştır.

 

 

 

 

 

 

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Devlet Konservatuarı’nın da kurucusu olan Prof. Alâeddin

Yavaşça yaş haddinden dolayı görevinden ayrılırken duygularını şöyle ifade ediyordu yakınlarına:

 “Aile reisinin çocuklarından ayrılması çok zor. Kurucusu olduğum okuldan ayrılmak

durumundayım ve bu bana vücuttan zorla çıkarılan bir organ hissi veriyor...”

 

 

 

 

Besteleri hakkında  :

 

 

 

 

 

 

 

600 civarında bestesi olduğunu vurgulayan Yavaşça , " 600 küsur bestem var. Saz eserleri, etütler,

methaller, marşlar, çocuk şarkıları... Ayrıca klasik anlayışı içinde takımlar da yaptım. Türk

musikisinde takım yapmak mühim ve zordur. Rahat-ül Ervah, Hisar ve Şehnaz makamında

 üç takımım var. Bu makamlar kullanılmıyor artık. Her takım; peşrev, saz semaisi, ağır semai

ve yürük semaiden oluşuyor. Bir de eviç, mâye makamında çalışmam var. Hocam Zeki Arif Bey

o makamı hayata geçirmeye çalışmıştı. Peşrev ve saz semaisini yaptıktan sonra sıhhati bozuldu.

 

Arşivlere geçen bir uzunçaları, 25 taş plağı, 15 tane 45’lik plağı, Cinuçen Tanrıkorur’la yaptığı CD’ler ve Yapı Kredi’den çıkan CD’leri vardır.

 

Kilis Belediyesi, Prof. Alâeddin Yavaşça adına kentin en güzel parklarından birine büstünü

yaptı. Bestecimiz ve musiki adına onurlandırıcı büstün açılısında duygulu anlar yaşanmıştı.

 

Musikimizin geleceği:

 

 

 

 

 

 

 

" Geleceği ne olacak bilemem ama Türk musikisinin klasik eserleri icra edilmedikleri için gözümüzün

önünde kayboluyor. Pek çok büyük bestekârın eserini dinlemek mümkün değil artık.

Gençliğimde hanımlar ev işi yaparken radyoda Türk musikisi dinler, eşlik ederlerdi. Bugün

bırakın eşlik etmeyi o eser sahiplerinin adı bilinmiyor. Ebu Bekir Ağa’yı, Şevki Bey’i bir tarafa

bırakalım, Rakım Hoca’yı duymamıştır pek çoğu. Allah’tan Sadettin Kaynak var. O, kaliteyi

düşürmeden her kesime uygun eserler ortaya koymuştur, bu sayede bilinir. Ama tek bir isim

musikiyi kurtarmaya yetmez. Geçmişe ait devasa bir hazinenin üzerinde oturuyoruz. İnsanlardan

esirger, vermez, küçümserseniz geçmişinize ihanet etmiş olursunuz. "

 

 

Artık bu solan bahçede

 

Alâeddin Yavşça bu hüzünlü şarkının acı hikâyesini şöyle anlatıyor:

 

- Faruk Nafiz Çamlıbel`i bilirsiniz. Gelmiş geçmiş şairlerin en büyüklerinden biridir Çamlıbel. Çok iyi, sevdiğim bir dostumdu o benim. Yaşı elbette benden ileriydi ama saygı dolu bir ahbaplık vardı aramızda. Bir gün muayenehaneme geldi. O zamanların çok meşhur ve yanına varmayı bırakın, randevu almak için bile ter dökülen bir genel cerrah hocamız vardı. Eşinin rahatsız olduğunu söyledi. O cerrah hocamıza göstermemiz için yardım talep etti.

Hocayı iyi tanıyordum. Aradım, söyledim yanına çağırdı bizi. Hanımefendiyi muayene etti. Sonra beni yanına çağırdı ve teşhisini söyledi: "Alâeddin kardeşim, durum fena. Göğüsten başlamış tüm koltuk altını sarmış kanser. Mutlaka vücudun başka yerlerinde de metastaz yapmıştır. Bu hastayı hiçbir şekilde ameliyat etmek istemem. Hekim olarak yapacağımız ilaçlar verip ömrünün son demlerini mümkün olduğunca ağrısız geçirmesini sağlamaktan ibarettir." Ben yıkıldım duyunca. Nasıl söyleyeceğim ki bunu Faruk Nafiz Bey`e. Eşinin üzerine titreyen, ona delice sevdalı bir adam. Kırılgan, duygulu, şair bir adam. Nasıl derim, nasıl söylerim?

Ben o dev şairin koluna girip; "Gel biraz yürüyelim üstat` dedim. Bin dereden bin su getirir gibi anlatabildim acı tabloyu ona.

Hiçbir şey söylemedi. Çıt bile çıkarmadı gitti. Yıkıldı ama bir süre sonra hanımefendi vefat edince geldi esas yıkımı. Haftalar sonra yine geldi bana. Omuzları, avurtları çökmüş, gözleri kan çanağı bir halde geldi. Cebinden katlanmış bir kâğıt çıkartıp açtı, uzattı. "Bunu yazdım. Bestelersen sevinirim" dedi ve yine çıktı gitti.

 

Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok

Bir yer ki sevenler sevilenlerden eser yok

Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok

30.12.2009